MANŞET

Advertisement

ÜYE GİRİŞİ

               Hesabınız yok mu?
RED yazarı Serhat Özcan anlatıyor PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 21 Mart 2007
REDhaber

Serhat Özcan'ın Evrensel'de yayımlanan söyleşisi:
Serhat Özcan, söyleyecek sözü, muhalif bir duruşu olan bir oyuncu... “İyi oyuncu, lafı inanarak söyleyendir; iyi sanatçı inandığı lafı söyleyendir” sözü kendisine aittir. Birçok proje içinde yer almış olsa da Bir Demet Tiyatro’da Mükremin’in can dostu Tribüşon olarak hafızalarda yer etti. Uzun bir aradan sonra yine bir araya gelerek delikanlılığın kitabını yazmaya, kaldıkları yerden devam ediyorlar. Ayrıca Özcan, ‘Son Kişot’ isimli tek kişilik oyunuyla da hepimizi samimiyete davet ediyor. “Sustuklarımı Biriktirdim” isimli bir de kitabı olan oyuncu, şu sıralar ikinci kitabının hazırlıkları içerisinde. RED Dergisi’nde düzenli olarak kalem oynatan Serhat Özcan’la Son Kişot’u, Bir Demet Tiyatro’yu, yazarlık serüvenini ve memleket meselelerini konuştuk... Bir Demet Tiyatro’nun Tribüşon’u Serhat Özcan ile tiyatro, televizyon, yazarlık ve memleket üzerine...

TV sinir bozan bir kutu

Ulaş Emre

Son Kişot nasıl ortaya çıktı?

“Sustuklarımı Biriktirdim” diye daha önceden yazdığım bir oyun vardı. Bir de Son Kişot isimli bir şiir dergisi çıkartılıyordu. Beş altı sayı sonra kapandı. Ve sahibi vefat etti. Hem onun anısını yaşatmak hem de inandığım bir şey olduğu için bu adı seçtik. Çünkü Don Kişot kalmadı ya artık biraz da Son Kişot olmak lazım diyerek yola çıktık. O “Sustuklarımı Biriktirdim’ i bayağı bir derleyip toparladım. Daha seyirlik bir hale getirmeye çalıştım. Çünkü mizahı az tuttukça seyircinin uzaklaştığını gördüm. Bazı arkadaşlar stand-up diye şov yapıyor ya, benim ancak mesaj kaygılı bir şeyim olabilir dedim. Ve stand-up kadar komik ama stand-up olmayan bir şey yapmayı denedim. Başarılı da oldu diye düşünüyorum. Çünkü mesajlar gideceği yere gidiyor. Hayatın içindeki muhalif tavrımı da taşıyan bir oyun. Sistemle problemli adamlarız, doğal olarak oyunumda o tavrı da yansıtabiliyorum. Açıkçası yaptığım işten mutluyum. Severek oynuyorum, her söylediğim lafı inanarak söylüyorum. Biraz da bu işin içinde oyuncunun çağını yakalama çabası var. Çünkü hayatımızın içinde bir sürü şey olup bitiyor, bir sürü şey yitip gidiyor yanımızdan geçerek. Elimizi uzatamamanın acısını çekiyorum. Elimi uzatabildiğim zaman mutlu oluyorum. Bunun için Nesin Vakfı ile çalışmalarımız devam ediyor. Bunun için hâlâ sosyal çevrelerin içinde yer almaya çalışıyorum. Hayat böyle daha güzel benim için.
Muhalif duruşunuzu da ortaya koyan bir oyun olduğunu söylediniz. Peki nasıl tepkiler alıyorsunuz?
İyi tepkiler alıyorum ama kötü tepkiler de geliyor. Benim gibi düşünmeyen ölsün, zihniyeti var ya bu ülkede; ya da yandaş olmadan vatandaş olamıyorsun ya, onunla ilgili birtakım problemler yaşıyoruz. Mesela gittiğimiz yerlerde, AKP Belediyesi tarafından yönetiliyorsa salon, o salondaki insanların rahatsızlıklarını hemen sezebiliyoruz. Dolayısıyla bu bizde de ister istemez rahatsızlık yaratıyor. Fakat ben söyleyeceğimi söylerim tabii ki sahneden. Her gelen adama göre yeni oyun yazacak durumumuz yok. Ama biraz tahammül güçleri olsa da iktidardakilerin, kendilerini de eleştirebilmeyi becerebilseler... O zaman hayat daha bir güzel hale gelecek. Eleştiriye de tahammül yok maalesef.

RED Dergisi’nde yazmaya devam ediyorsunuz. Yazarlık nasıl gidiyor?

Yazarlık hikayem 30 yıl öncesine dayanıyor. Güldürü Üretim Merkezi vardı, Müjdat Gezen’le Kandemir Konduk’un kurduğu bir yerdi. Orada ufak hikayeler, skeçler yazardık. Bir de ben çok okuyan bir çocuktum. Lakabım Küçük Aziz Nesin’di. Hakan Gülseven benim çok sevdiğim bir dostum. RED’de yazmayı hiç düşünmeden kabul ettim. Çünkü artık insanlara söyleyecek lafım olduğuna ve hayata bir başka taraftan bakılması gerektiğine inanıyordum. Ve çok severek yazıyorum. Yazmadığım zaman rahatsız oluyorum.

Bir Demet Tiyatro’ya yıllar sonra yeniden başladınız. Nasıl oldu bu?

Açıkçası başlayacağından umudum yoktu. Çünkü Yılmaz (Erdoğan) geriye dönüp kendini tekrar etmek isteyecek bir adam değildir diye düşünüyordum. Neticede kendini tekrar etmiyor. İşte Yılmaz’a bir gece iç sesi; ‘Bir Demet Tiyatro senin adam gibi yaptığın bir işti, finalini de yapmamışsın, niye devam etmiyorsun?’ diyor. Sonra çevresindeki insanlarla paylaşıyor. Ardından yaklaşık 2 bin 500 kişiyle röportajlar yapılıyor. Röportajlardan, Bir Demet Tiyatro’yu niye çekmiyorsunuz, başka işler yapıyorsunuz sonucu çıkıyor. Bu talepler üzerine Yılmaz beni aradı.
Çok heyecanlandım. Yapabiliriz, tekrar değerlendirelim dedim. İlk gün hakikaten rüyada gezer gibiydik hepimiz. Çocukluğumuzda oynadığımız oyunu yeniden oynamak gibi bir şey. Çünkü yaşlar ilerlemiş, Bir Demet Tiyatro’ya başladığımda 33 yaşındaydım şimdi 47’ye merdiven dayadım. Yılmaz 20’li yaşlardaydı şimdi 30’ların sonuna geldi. Fakat kendi adıma şuna inanıyorum ki ben, bıraktığım yerden başladım. Tribüşon aynı adam. Biraz yaşlanmış o kadar, diye düşündüğüm için çok yama gibi durmadı bence.

Tribüşon nasıl bir karakter?

Tribüşon, kentin gecekondu bölgelerinde yaşayan, ufacık ufacık umutları olan, ufacık ufacık hırsızlıkları olan -hırsızlıktan kasıt ısmarlanacak bir yarım ekmeğin ya da yanında söylenecek bir çayın peşinde hayatını sürdürmeye çalışan- fakat arkadaşı için yüreğini de ortaya koyan, aslında insan tarafı olan, iyi niyetli, bir taraftan çocuksu, benim çok sevdiğim bir adam. Çünkü hakikaten hayata bakışında, duruşunda bir saflığı var hep. Temiz bir karakter.

Tribüşon ve Mükremin daha olgunlaşmış karakterler olarak karşımıza çıktılar. Bunu özellikle mi tercih ettiniz?

Olması gereken de buydu. Çünkü 40 yaşındaki adamların 20 yaşındaki gibi davranmasının çok mümkün olmayacağını biliyoruz hayatta. Biz bu diziyi hayattan ayrı düşünmedik. Hep hayatın içinden şeyler olsun, hayat hep devam etsin istedik. Mesela ölümlerde bile gerçek cenaze törenleri düzenlendi. Dizideki herkesin ayrı bir hayatı var ve o ayrı hayatlar, her bölümde bir şekilde yansıtılıyor. Sonra hepsini ortak noktada buluşturan da bir sebep yaratılıyor. 20 yaşındaki halimize dönmek için makyajlar yapıp kendimizi komik duruma düşüreceğimize, bugünki halimizle devam etmek, bu adamlar 40 yaşında ne oluru yorumlamak daha doğru geliyor. Mesela bu haftaki bölümde hayatları bir parça değişiyor. Çünkü çok büyük bir para kazanıyoruz altılıdan, 750 bin YTL. Bakalım ne olacak?

Bir de dizi tutmadı, kaldırılacak yönünde söylentiler vardı. Ne kadar doğru bunlar?

Kaldırılma sorunu yok. Çünkü reyting boyutunda başarılı sayılabilir. AB’de sabit dördüncülüğe oturdu. Reklam veren grup AB’ye hitap eden grup olduğu için de kanal bundan memnun. Eskiye göre totalinde biraz düşme var. Fakat reyting sisteminde neler oluyor, onu da çok anlamış değiliz. Çünkü salı günü ilk onun içinde 8 tane STV’nin işi var. Bu nasıl oluyor anlamıyorum. Hakikaten böyleyse, gerçekten vahim bir durum var ortada; hakikaten böyle değilse daha da vahim bir durum var ortada.

Televizyonla iş dışında aranız nasıl?

Televizyon, içinde bulunmama rağmen sinir bozan bir kutu. Taraflı haber dinlemekten bıktım. Medyanın tekelleşmesi en büyük problem. Mesela Aziz Nesin Vakfı davasıyla ilgili medyada yazılıyor çiziliyor. Ama dava, vakıf lehine döndüğü anda hiçbir şey yazılmıyor. Yazanlar sadece Evrensel, Birgün, Cumhuriyet ya da Radikal oluyor. Açtığın kanalların hepsi hükümetin sesi durumunda. Muhalif olmak bu ülkede vatan hainliği ile eş değer görülüyor. Ben, demokratik yoldan nasıl bir mücadele yürütülürü düşünüyorum. Bu kadar kopuk, dağınık, dayanışma yoksunu bir topluluk nasıl bir araya gelecek, nasıl bir ortak ses yükselecek, gerçekten bilmiyorum. Ama artık ortak bir dünya görüşü etrafında nasıl bir araya gelinebilirin çok iyi değerlendirilmesi gerekiyor. Yoksa bu gidişle ne kendimize ne ülkeye en ufak bir katkımız olamayacak. Herkesin aklını başına toplaması için çok az bir zaman var. Fakat böyle bağırıyorlar ya ‘Akıllı ol’ diye, akıllı olmayı tavsiye edenlerin biraz akıllı olmasında yarar var diye düşünüyorum. Çünkü bu akıllı insanların, Hrant Dink cenazesinden sonra karşı sloganlar atmak yerine gidip İncirlik Üssü’ne ‘ABD defol’ diye bağırmalarını diliyorum. O zaman anlarım milliyetçi olduklarını.

“Akıllı ol” diye bağıranların cenahından sizin de bir oyununuzun başında söylediğniz “Hepimiz Ermeniyiz Hepimiz Hrant’ız” sloganına büyük tepki geldi. İnsanlar vatan haini ilan edildi. Bu tepkileri duyunca neler düşündünüz?

Hakikaten kendimize Türk insanı diyorsak, ülkemizde öldürülmüş, mağdur edilmiş herhangi bir insanın yanında yer almak, öncelikle insanlık vazifemiz. Türk olmak niye bu kadar önemli sorusu geliyor akla. Tabii ki insan ülkesini, halkını, yaşadığı toprakları sever ama bu, dünya insanlarından vazgeçmemizi gerektirecek bir sebep değildir. Ya da yıllar öncesinin düşmanlığına dayanarak bugün düşmanlık gütmek, 21. yüzyılda bir insanın aydınlık beyni olarak çıkmıyor karşımıza. Çünkü artık dedenin dedesi bir cinayet işlemiş diye birinin gelip seni vurması, sana nasıl salakça geliyorsa senin de gidip birini vurman, sana salakça gelmeli diye düşünüyorum. Tabii özendiren ve ödüllendiren bir sistem olduğu zaman buradan beslenen rantçı zihinler, her tarafa ellerini atmaya başlıyorlar. Katil; ne olursa olsun adam öldürmüş bir adamla hatıra fotoğrafları çektirilmez. Bu ülkenin güvenlik güçleri de yandaş demektir. Öyle olunca biz kime güveneceğiz? Bizi sokakta isteyen istediği şekilde vursun. Hâlâ at, avrat silah mantığıyla gidiyoruz. Silahın güvenlik güçlerinin dışında birilerinin elinde olmasının ne kadar tehlikeli olduğunu bütün dünyada görüyoruz. Güvenlik güçlerinin elinde olduğunda ne kadar tehlikeli olduğunu da ayrıca görüyoruz.

Son olarak neler söylemek istersiniz?

Bir ülkede eşekler toplanıp diyorlar ki bu sırtımıza semer vuran, sırtımızı çok acıtıyor; biz dua edelim de bu ölsün. Dua ediyorlar, hakikaten semer vuran ölüyor. Fakat yerine çırağı geliyor. Çırağı daha kötü semerler yapmaya başlıyor. Sırtlarında kanlı yaralar oluşuyor. Bir dua daha ediyorlar o da ölüyor. Üçüncü daha kötü semerler yapıyor, artık bütün vücudu sarmaya başlıyor yaralar. Dua edelim bu da ölsün derlerken eşeklerden biri çıkıyor, “Arkadaşlar biz yanlış dua ediyoruz” diyor. Nedenini soruyorlar. “Semer vuran ölsün diye dua ediyoruz da neden Allah’ım bizi eşeklikten kurtar diye dua etmiyoruz” diyor. Buradaki eşek benim, kimse alınmasın. (İstanbul/EVRENSEL)
----------------------------------------------

Oturup ağlamakla düzelmeyecek!

Oturup ağlamakla memleket kesinlikle düzelmeyecek. Ben çok acı bir olay yaşadım aslında. Benim Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde oynadığım oyuna Nesin Vakfı’ndan çocuklar da gelmişti. Ve salon tamamen doluydu. Ama bir hafta önce oynadığım oyunda ise sadece 25 kişi vardı salonda. Ve kafede 400 kişi filan oturuyordu. Bu çok enteresan bir şey. Çünkü oraya gelen insanlar duyarlı insanlar ve bu oyun, orada Nesin Vakfı yararına oynanıyor. Dolayısıyla bu, toplumsal rahatsızlıklarımızı ve umutsuzluklarımızı besleyen bir şey oluyor. Ucundan tutmayı öğrenemedik biz toplum olarak. Hayatın neresinde varız, hayatın neresinin bize ihtiyacı var? Hadi gidelim ucundan biz de tutalım diyemiyoruz. Bekleyelim bir görelim ne olacak, diyoruz. Bekleyince göreceğimiz bir şey olmayacak. Bu kadar yokluğun, çaresizliğin içinde bu kadar sessiz kalmayı başarabilmek de herhalde bizim toplumumuza özgüdür diye düşünüyorum.
----------------------------------------------

‘Memleketin gidişatı yalan dolan üstüne kurulu’

Memleketin gidişatı yalan dolan üstüne kurulu. Cumhuriyet’in kurulduğu günden bu yana maalesef, söyledikleriyle yaptıkları ayrı olan siyasetçilerin pençesinde kıvranıyor ülke. Mesela ülkede halen birtakım kanunların uygulanmadığını, birtakım kesimlere iltimaslar geçildiğini görüyoruz. ‘Anayasa bir defa delinmekle bir şey olmaz’ denmişti ya bir dönem, anayasa belki binlerce defa delinir oldu artık. Yandaş-karındaş ilişkisi çok fazla geçerli olmaya başladı. Aynı fikirdeysen, dünya görüşündeysen hele hele hısım akrabaysan, çok iyi işlere konulma şansın var. Onun dışında çıkarılan vergi kanunları, asgari ücretin yetersizliği, bir kesimin ülkede yok sayılması... Aslında mutlu bir azınlığın dışındaki kesim, hayatın içinde hiç yokmuş gibi davranılıyor. Tabii F tipleri, tecritler gündemde. Bütün bunların 21. yüzyılda Türkiye’nin ayıpları olduğunu düşünüyorum. Şimdi düşünüyorum, memleketin gidişatını açıklayacak en güzel şey bence şu: Biz niye vergi veriyoruz? Yolundan mı yararlanıyoruz? İstanbul’dan yola çıkıyorsun Ankara’ya kadar 12.5 YTL para veriyorsun. Sağlık sisteminden yararlanamıyorsun. Eğitim sisteminde çocu-ğunu parasız okutamıyorsun. Peki ben niye vergi veriyorum? Benim niye vergi verdiğim belli. Çünkü Türkiye’de verilen vergiler yol müteahhitlerine gidiyor. Bunun bir denetimi yok. Aynı paralar verilerek tekrar tekrar yollar yaptırılıyor. Yakın çevrelere peşkeş çekilen bir şey haline geldi. Ülkenin gidişatı buradan bile kendini açık ediyor. Halen solda birleşme gibi bir çaba görülmüyor. Ülkenin bir bölgesindeki vatandaşların oyları yok sayılabiliyor. Bir parti, seçime girip bulunduğu ilde yüzde 90 oy alsa bile Meclis’te kendini temsil edemiyor. Siyaset tek yanlı hale getirilmeye başlandı. 12 Eylül’den bu yana gelen süreçte, insanların içine ekilen korku tohumları hâlâ taze kalmış ki toplum hâlâ toparlanamadı diye düşünüyorum. Kenan Evren çıkıyor, “Türkiye eyaletlere bölünmeli” diyor. Sen ben söylesek herhalde bizi asarlar. Böyle enteresan bir ülkede yaşıyoruz.
yorum ekle add feed
bu neeeee
yazan: gökhan on March 9, 2008

ABİİİİİİ BU NE BEN VER Gİİ İSTİOM SEN NE YAZMISIN images/angry.gif images/angry.gif images/angry.gif

saier
yazan: turancı on May 4, 2008

bununda amına koyum

tencere dibin kara...
yazan: memo on June 4, 2008

buda hakan gibi kazma images/grin.gif

...
yazan: liberty on June 20, 2008

(turancıimages/wink.gifbende senin!ne kadar turancı varsa hepsinin

Tek Yol Devrim ! ! !
yazan: özgür gençlik on August 1, 2008

usta oyuncunun bütün söylediklerinin altına imzamı atarım .. gerçekten yürekten kutluyorum .. işte sizin gibi sanatçılar olduğu sürece bu halk yenilmez .. olİgarşi değil HALK KAZANACAK!

yorum ekle
isim
e-posta
website
başlık
yorum
..Smiley Wink Cheesy Grin Angry Sad Shocked Cool Roll Eyes Tongue Embarrassed Lips Sealed Undecided Kiss Cry.. Bold Italic Underline URL
Son Güncelleme ( Çarşamba, 21 Mart 2007 )
 
Sonraki >

GÜNCEL

DENEMELER

DAHA NELER