|
Pazar, 09 Aralık 2007 |
 ÖZGÜR ATAK
Ortadoğu’ya dair geliştirilen proje, plan, hesap vb ne varsa artık içinden kolaylıkla çıkılamaz bir bataklığın pislikleri haline gelmiş durumdalar. Günden güne ortaya çıkan her türlü gelişme, o gelişmeleri tetikleyenlerin dahi hesap edemedikleri bir seyir izliyor. Böyle bir durumda kestirmeci ve hamasi yaklaşımlarla salt “ABD kötüdür”, “…bakın işte bu gelişme de ABD’nin işine yarayacaktır.” Türünden ifadeler, olayların gerçek nedenlerini ve sonuçlarını görmeyi engellediği gibi takınılması gereken doğru tavrın da seçilmesini güçleştiriyor.
Amerika Birleşik Devletleri, eskiden, yani düşmanlarının ve dostlarının (ki dikkate alınır güçte olanlarını kastediyorum) büyük oranda net bir şekilde belli olduğu dönemlerde, yani enerji paylaşımının gerek kaynakların bu kadar kıt olmadığı (her kesin payına düşenle uzunca bir süre idare etmesi nedeniyle) ve aktörlerin bu kadar fazla olmadığı dönemlerde, daha spesifik, daha dar bir yüz ölçümünde, daha kısa süreli planlar ve hesaplar yapıyordu. Dolayısıyla çoğundan da büyük oranda karlı çıkıyordu. Oysa şimdi kendine alan açmak için çaktığı kıvılcımın sebep olacağı yangını ve hatta nerelere yayılacağını kontrol edemiyor.
Afganistan’la başlayan serüven bilindiği gibi Irak’la devam etmişti. Bu süreçte bir çok yeni tanım geliştirildi. Erken savunma doktrini, önleyici vuruş taktikleri, dost düşman tanımlaması vs… Bu tanımlamaların ışığında yeni, küçük ve kısa süreli hedefler belirlendi. Lübnan İsrail’e vurduruldu. Ara sıra Suriye’nin kulağı çekildi. Geçerken Somali bir süre bombalandı. Sudan’a sert bir bakış atıldı, kimi mevziler kazanılmaya çalışıldı. Portakal, pardon, “turuncu devrimler” desteklendi… Bu sırada projenin büyüklüğü ve ABD’nin saçtığı salyalar nedeniyle başka bir takım yeni tip aktörler rahatsızlıklarını alenen dile getirdiler. Başta Rusya, açık bir taraf ve tavır belirledi. Çin; sanki, dünyada her şey yolundaymış yada attığı adımlardan kimse rahatsız olmazmışçasına (siz bunu kimseyi takamadan diye de okuyabilirsiniz) kendi politikalarını belirledi. Güçlenmekte olan ve her biri kendine özgü dikkate alınması gereken unsurlara sahip “civar” ülkeler de bu konumlanışta mümkün olduğunca bağlantısız ama hiç de “ABD gönüllüsü” olmadan yollarına devam etmeye çalışıyorlar. Bütün bu saydıklarımız dışında bir tek; ABD’ye dost ve müttefik olduğunu açıkladığı andan, yani planın pozitif anlamda bir parçası olduğunu deklare ettiği andan itibaren başı dertten kurtulmayan Pakistan kaldı.
İç savaş olasılığı
Gerek Hindistan ile yaşadığı sınır ihtilafı, gerek Afganistan’dan sürekli olarak ülkeye yayılan Taleban salgısı, gerekse de Pervez Müşerref’in görev süresinin dolmasının ardından ortaya çıkan iktidar sorunu giderek büyümüş durumda. Ülkedeki karmaşanın nasıl bir seyri olduğu kimse tarafından net bir şekilde bilinemiyor. Ülke adeta bir iç savaşa sürükleniyor…
Pervez Müşerref dışında iktidara aday iki isim söz konusu. Benazir Butoo ve Navaz Şerif. Bu iki isim soğuk savaşın son yıllarında ve Sovyetlerin dağılmasından sonraki süreçte, ülkelerinde iktidar oldular. Uluslar arası siyasetin Pakistan çevresinde en karışık olduğu o dönemlerde ülkelerindeki her türlü yolsuzlukta adları geçti. Siyasi ve ekonomik olarak çalkalanan her az gelişmiş ülkede olduğu gibi “bu kötü gidişe dur demek için” Pervez Müşerref tarafından 1999 yılında askeri bir darbe düzenlenmişti. Başlarda son derece ulusalcı ve yolsuzlukların önünü alıcı bir tavrı olan ve “zamanda bir by-pass” yaratan darbe bir çok kentli orta sınıf ve hatta yoksul kesim mensubu tarafından büyük destek görmüştü.
Fakat geçtiğimiz yedi yıllık süre zarfında yoksulluk katlanarak artmış, etnik ayrımcılık şiddetlenmiş ve Müşerref zamanında iddia olunan aydınlanmacı kimlik giderek yerini radikal İslam’a dönüşmüş durumda. Birleşmiş milletler verilerine göre 160 milyonluk Pakistan’ın 140 milyonu günde bir dolar ve altındaki gelirlerle yaşamaya çalışıyor. 2005 yılında yayınlanan İngiliz kaynaklı bir veriye göre yerel ekonominin tamamı yabancı ortaklı. Ve bu ortaklıklar çok az sayıdaki aile gruplarıyla yapılmış. Bu adaletsiz gelir dağılımına ek, etnik mücadelenin üç temel unsuru olan Pencap, Sind ve Peştu bölgeleri birbirlerine adeta düşman gözüyle bakıyorlar. Hem etnik farklılığı hem de bünyesinde yukarıda bahsedilen zengin ailelerin hiç birini barındırmayan Peştu bölgesi, Afganistan sınırına yakınlığı nedeniyle de Taleba’nın ülkeye sızmak için kullandığı en büyük “araç”.
Orduya gelince
Ordunun yönetici kesimleri ülkenin “zenginlerinden” oluşturulmuş durumda. Bu kişiler her türlü kültürel, siyasi ve taktiksel donanıma sahip kimseler. Gerek önceki sınıfsal bağları gerekse de üstlendikleri görevler nedeniyle/sayesinde ekonomik olarak da güçlenmiş durumdalar. Ülkedeki bir çok sektörde faaliyet gösteren firmalara sahipler. Başlardaki aydın kimliğine rağmen son yirmi yılda giderek “dini duyarlılığı” artan (siz bunu arttırılmış diye de okuyabilirsiniz) bir yapıya bürünmüş durumda.
Üstelik ordu mensubu bir çok genç de, ki bu oran kimi analistlere göre %25 tir, Peştu eyaletinden olduğu için Taleban ile ilişkiler ordunun “karşı koyması” şeklinde gelişmiyor. Bunlara 1980’lerin başından 2000’e kadar Taleban’la sıkı ilişkiler geliştiren Pakistan gizli servisini de eklerseniz, ülkenin radikal İslam’a karşı ne kadar güçlü ve ABD’ye hizmet edebilir durumda olduğunu varın siz düşünün.
Her şey ABD için mi?
Bütün bu tespitlerden sonra rahatlıkla söyleye biliriz ki ABD’nin elinde patlayan bombalardan biri de Pakistan olmak üzere. Yukarıda değindiğimiz gibi, kendisinin sebep olduğu karışıklardan mümkün olduğunca kendisine pay çıkarmaya çalışıyor. Fakat iş her geçen gün biraz daha zorlaşıyor. Irak’ a girildi ama burası bırakın özgürleşmek ve ABD yanlısı da olsa bir istikrara kavuşmak akıl almaz bir hale geldi ve ABD’nin korktuğu türden bir İslam’ın üretim tesisine döndü. Beyrutt’a 32gün içinde İsrail ile birlikte tarihin en büyük insanlık ayıbını işlerken Hizbullah’a ve Lübnan Komünist Partisine hiç olmadığı kadar prestij kazandırdı. İran’ın, bütün iyi niyet gösterilerine rağmen anca yıllar sonra sahip olması muhtemel nükleer bombalarından korkarken şimdi en iyimser tahminle 100 kadar nükleer silahı ve gelişmiş füze sistemlerini radikal İslamcılara kaptırmak üzere.
Üstelik petrol fiyatlarının tarihin en yüksek seviyelerine çıkması her ne kadar ABD’li enerji şirketlerinin de kasalarını doldursa da İran, Rusya ve Venezuela gibi uluslar arası kontrolün görece az olduğu/azaldığı ülkeler de kasalarını doldurdu. Öyle ki kendi başkanlık seçimleri arifesinde Venezuela’nın ABD’li yoksul komşularına karşı yaptığı ucuz petrol atağı için kaynak yaratılmış oldu bir bakıma.
Bir yandan İran’nı köşeye sıkıştırmak için PKK’nın güçlenmesini isteyen ve bu nedenle Türkiye’yle arası açılan ABD, bir diğer “çantada keklik” ortağı Pakistan’ı kaybederse bölgede nasıl bir manevra alanı arayışına gireceğini düşünüyor. Bununla birlikte petrol fiyatları da dikkate alınacak olursa her şeyin ABD için olmadığı kolaylıkla görülebilir.
Karmaşayı lehine çevirmeye çalışan salyalı dev, kuduz krizleri geçiriyor. Isırık almadan, salyaya bulaşmadan yola devam etmek hiçbir özne için mümkün değil. Böyle bir durumda en doğru davranış, insanlığın tarafında kararlı bir duruş sergilemek gibi görünüyor. Tıpkı aslında her yerde ve her zaman olması gerektiği gibi…
|
|
Son Güncelleme ( Pazar, 09 Aralık 2007 )
|
|
|
|