MANŞET

Advertisement

ÜYE GİRİŞİ

               Hesabınız yok mu?
Silah seslerine uyanıp kardeş mi olduk? PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 14 Şubat 2007
SERAP TORAMANOĞLU

Hırant Dink’in öldürülmesinin ardından çok yazı okudum, benim bir güvercinin ölümünden sonra yazma çekingenliğimi başka başka sebeplerle arttırabilecek pek çok yazı... 28 Ocak 2007 tarihli Radikal İki’de Mithat Sancar dilinde haklı bir acılıkla O’nun ölümünden sonra taziyelerini sunan, aslında kardeş olduğumuzu söyleyen herkesi ve O’nun ölümüyle eksilenleri bu Türkiye’yle hesaplaşmaya çağırmış ve “buna hazır değilsek susalım lütfen” demiş. Benim için bundan sonra konuşmak daha da zor oluyor. Bu bir “ben hesaplaşmaya hazırım” yazısı mı? Evet, bu yazı, Hırant Dink’in öldürülmesinin ardından Ermeni kökenli vatandaşlarla aramızdaki yüzyıllara uzanan kardeşlikten, dostluktan, birlik ve beraberliğimizden söz eden pek çok yorumcuyu okuduktan, dinledikten sonra yazılan bir hesaplaşma, bir rahatsızlık yazısı. Bu dillerdeki, kalemlerdeki soyut kardeşlik ve dostluğa bir de ben bakayım, bu ülkede yaşadığım yıllar boyunca gördüklerimde, duyduklarımda kardeşliğin izini süreyim istedim. Bireysel bir rahatsızlıktan doğan bu yazıda doktorasını yaptığım disiplin olan Uluslararası İlişkiler’den, komplo teorilerinden, ülkenin imajından, bundan sonra dışarıda ve içeride nasıl algılanırızdan değil, elbette insanlararası ilişkilerden bahsedeceğim. Kardeşlik, dostluk ağzımıza çok yakışıyor, peki hayatımıza yakışmış mı, biz hakkını vermiş miyiz acaba bu sözlerin?

Yıllar önce iyi anlaştığım, pek çok şey paylaştığım, her konuda rahatlıkla konuşabildiğim başı örtülü bir arkadaşıma, düşünce yapılarının ikimize uzak olduğunu düşündüğümüz birkaç müslüman İngiliz tanıdığımızı kastederek, aramızdaki yakınlığa ve paylaşılanlara rağmen örtülü oldukları ve İslami bir yaşam sürmeye çalıştıkları için onları kendine daha yakın hisseder misin diye sormuştum. Bana evet diye cevap vermişti. Hayal kırıklığına uğramıştım, aramızda benzerliğe değil, sevgiye, emeğe ve paylaşmaya dayanarak kurduğumuz dostluk ve kardeşlik birdenbire ikinci olmuştu çünkü. İtiraz etmiştim. İtirazım insanlararası ilişkilerde niceliksel olanın niteliğin önüne geçmesine karşıydı. Sonra başka arkadaşlarımın, başka insanların konuşmalarında, niceliksel olanın ve önyargıların ötekiyle kurulan ilişkiyi gölgelemeye devam ettiğini gördüm. “Roman”larla ilgili bir alan çalışması için gittiğim Adana’da havaalanından şehir merkezine kadar sohbet ettiğim taksi şoförü, bana ne yapacaksın Romanlar’ı her türlü pislik onlar da derken, bir arkadaşım memleketindeki Kürtler’den ve Arap kökenli insanlardan açık-kapalı, (itirazlarımın şiddetine göre değişerek) şikâyet ederken, başka biri “bu cenazede fazla abartılmadı mı, herkes ölüyor” derken, bir diğeri Hrant Dink’in ölümünün arkasında hemen uluslararası bir düşmanlık arayıp, ölümün belki de olumlu bir şeylere gebe olacağını söylerken, örgütlü olmayan ama toplamının “toplum” denen büyük grubu oluşturduğu rahatsızlıklarını dile getiriyorlardı. Örgütlü, şebekeli oluşumların, toplulukların varlığından haberdarım, ama bu toplumun hiç de yabana atılmayacak büyük bir bölümünü oluşturan, işi, eşi, aşı da pekâlâ olabilen yukarıda sözünü ettiğim örgütsüz rahatsızlıkları tanıyorum, yüzlerine bakıyorum, onlara komşuyum, arkadaşım. Kendilerine benzemediklerini düşündükleri insanlarla ilişki kuramayan, daha doğrusu ilişkiyi olumsuz kuranlardan, faili meçhul tarihe katkısı olan “biz çılgın Türkler”den korkuyorum. Sonra, elbet benim de farklı etnik kökenlerden arkadaşlarım var, onlarla bir derdim yok demek de çare olmuyor. Çünkü bu insanlarla kurulan arkadaşlık her daim bir şarta bağlı: bizim hoşumuza giden şeyler söylemelerine.

İnternette sözü edilen ve oldukça tesirli oldukları söylenen ırkçı/ milliyetçi sitelere bakmaya lüzum yok. Pek çok insan tarafından takip edildiğini bildiğim, bilgi amaçlı sitelerden birinin forum köşesinde Türk Eğitim,Sen İki Nolu şube başkanı Ali İhsan Öztürk’ün habere konu olan “ Türkiyeyi Ermeni gibi gösterme çabaları var. Siz Hrant Dink olabilirsiniz ancak biz Türküz….. Kimse bir gazeteci bozuntusunu ele alarak Türkiye’ye hakaret edemez.” sözlerinden sonra yazılanlarla yeterince dehşete düştüm zaten. Forum yazarlarından birinin cümleleri geliyor aklıma: “Biz yerinde rahat duran insanlara Ermeni de olsa sataşmayız. Yapılacak bir tek şey kalır hainlere ne yapılırsa o. Düşmandan dost olmaz.” Bir başkası: “Allahtan rahmet dilemek komik oluyor Müslüman olmayan biri için.” Diğerleri: “hepimiz Hrantız, hepimiz Ermeniyiz diyenin kanından şüphe ederim. İki gündür millet bir Ermeninin peşine düştü, ne kadar Ermeni seven varmış. Aklı başında bir Müslüman’ın orda ne işi var? Toplanan kişilerin büyük bir çoğunluğunun Ermeni olduğunu bilmekteyiz. Üzüldüğüm Müslüman toprağında Hıristiyan toprağıymış gibi bağırıp duruyorlar.” Yorumcuların hemen hepsi haberin başlığı olan “Eğitimciden Tuhaf Açıklama” ya da takmıştı ayrıca; neresi tuhaf bu açıklamanın diyor, yukarıdaki sözleriyle diplomatik ve resmi kardeşlik tarihini mezara göndererek yazısız, pervasız ve uzun bir tarihe kendi dipnotlarını düşüyorlardı. Hani biz kardeştik, hani yıllardır birlik ve beraberlik içinde yaşıyorduk? Yoksa şimdi de bunları yazanlar Türk ve Müslüman olamaz mı diyeceğiz? Ya susanlarla birlikte çoğunluğu oluşturuyorlarsa?

Ben Trabzonlu değilim, ama sizlere büyüdüğüm yerde de Trabzon’da yoğunlaştığı söylenen, devletin ve milletin yetkili ve yetkisiz ağızlarının her gün televizyonlardan provoke edilmemesini tembih ettiği hassasiyetlerin en azından örgütsüz olanlarından olduğunu söyleyebilirim. Hatta herkesin sokağında bir ya da iki Yasin veya Ogün olduğunu dile getirenlere bir ekleme yaparak bir araya gelip hücre veya çete oluşturmayan, sokakta sessiz, ama evde, işyerinde ve tanıdıklarının yanında sesli sesli konuşan bir sürü hassas insan olduğunu söyleyebilirim. Bir ölümü temenni eden insanlar değil ama resmi söylemin dışında bir şeyler söyleyen, Türkiye’ye ve Türklere kötülük yaptıklarına inandıkları insanların başlarına gelenleri hazırladıklarını düşünenler. Bu kadar hassas olmayanlarımız da arada Kürtlerle, Ermenilerle, yabancılarla, Araplarla, Alevilerle ilgili ağızdan öylesine hiç düşünülmeden çıkan bir iki önyargıyla, çokça da sessiz kalarak bu uğultulu, aşırı hassas ortama katkıda bulunuyor, günümüzü kurtarıyoruz.

Yıllar önce bankada çalışırken müşterilerimin büyük bir çoğunluğunu gayrimüslimler oluşturuyordu. İlginçtir, elbette varlıklarından haberdarım diyebileceğim insanlar Kurtuluş ve Feriköy’de çalışmaya başlamadan önce sanki yoktular. Bir tür varlıkla yokluk arası. Çok mu çekingendiler, denk gelmemiştik de ben o zamana kadar hiçbirini tanımamış mıydım, çok mu azdılar? Belki de hepsi. Ermeni bir müşterim vardı, sonra en kahkahalı, en İstanbullu, en umut dolu arkadaşım oldu. 60-65 yaşlarında inanılmaz bir güzellik: Rejin. Onu çok severdim. Ne yazık ki artık yaşamıyor. Evine gittiğimde nane likörünün yanında çikolatalar ikram eder falıma bakardı. Onca yakınlığımıza rağmen, ne zaman 1915’te yaşananlarla ilgili bir şeyler sormaya kalkışsam, olmuş işte bir şeyler der, konuyu değiştirir, televizyondaki haberlerden yakınır, ser verip sır vermezdi. Çekiniyor muydu, rahatsız mı oluyordu, üzülüyor muydu? Ya dostlarımdan biri benle bu konuyu konuşmaktan çekinmişse… Peki, işlemleriyle ilgilenirken öğrendiğim kendi dillerinden, dinlerinden isimlerini gündelik hayatta neden kullanmadıklarını sorduğumda bana “ Türk isimleriyle daha rahat ticaret yapabiliyor, Türklerle kolay iletişim kuruyoruz, Türk isimleri yabancılık yaratmıyor, yanlış anlamaları engelliyor” diye cevap veren Ermeni, Rum ve Musevi müşterilerim… Kimin için yabancılık yaratmıyor? Biz kardeşleri için mi? Tanışmanın ilk zincirinde isimlerine bulaşan ürkeklik, kendi isimlerine bizlere el olmamak için yabancılaşmak, Türkleşmek, Müslümanlaşmak… Hatırlıyorum da gayrimüslim müşterilerimi yatırımlarıyla ilgili konularda ikna etmekte daha çok zorlanırdım. Daha mı kuşkucuydular? Neden olmasın arada para var değil mi ya? Cemaatlerine ait gayrimenkulleri gasp edilen, İkinci Dünya Savaşı sırasında, Varlık vergisi adı altında Müslüman tüccarlardan beş on kat fazla vergi ödeyen, sermayenin Türkleştirilmesinin önemli halkalarından biri olan 6-7 Eylül olayları ve sonrasında evlerini bırakıp buradan gitmek zorunda kalanların, biz kardeşlerine güvenmesi için aynı evde doğmak yeterli değildi. Çünkü farklı muamele çekiyordu ebeveyn çocuklarına.

Arkadaşımıza, kardeşim dediğimize verdiğimiz emeği kolay harcıyoruz, kardeşliğin kalplerimizde yazılı bir tarihi yok. Geyik muhabbetlerinin bile, gele gele dayandığı nokta “gerçek dostta yok ki şu fani dünyada!” oluyorsa, dünyanın değil, dostluk ve kardeşliğin buz gibi yüreğimizdeki faniliğini sorgulamanın zamanıdır. İçimize baktığımızda, kişisel tarihimizin yakınlık resimlerine; yüzleştiğimiz gerçekten “yıllardır birlikte kardeşçe yaşayıp, gidiyoruz” mu, yoksa “bu yakınlıkların varlığına katlanıyoruz” mu? O halde her kötekten sonra buralarda, oralarda Ermenilerle hem de yıllardır bu kadar kardeş olduğumuzu söylerken, yazarken kalbimiz titremiyor mu? İnatla kardeş dememizin nedenini, kardeş sözcüğünün aynı soydan gelmesiyle ilişkisinde mi aramalıyız? Kavramsal olarak kardeşliğin ayrıca emek istememesinde, ortak soyun sopun bizi kardeş yapmaya yetmesinde mi aramalıyız? Ama işte ne kadar zorlarsak zorlayalım, sadece kavramsal olarak. Bunun işimize gelmediğini söylemeyelim, emek vermek gerekmiyor dedik ya… Korktuğunuz, çekindiğiniz bir ağabeyiniz olduğunu düşünün. Ara sıra aynı kanı taşıdığınızdan bile şüphe duyuyorsunuz, belki de taşımıyorsunuz. Ama ne gam, kardeşsiniz siz, aynı evde yıllardır birlikte yaşıyorsunuz. Yalnız bir sorun var. Ağabeyiniz iri kıyım, sizden çok yani. Bir de sinirli, bir sürü hassasiyeti var: kız meselesini çözememiş, hala anne babasıyla aynı evde yaşıyor, yorgun argın eve geliyor, işsiz, mahallede lafının geçmediğini, sayılmadığını düşünüyor. Oysa ki diyor; benim tarihsel, kültürel, politik, askeri bir sürü yeteneğim var, pek çok evin kurulmasına yardım ettim, pek çok genci baş göz ettim ama yeterince sayılmıyorum. Herkes arkamdan konuşuyor, özellikle şu yabancılar ve onların bizim mahalledeki arkadaşları. Senin onlarla gezip, tozduğunu görmeyeyim, bacaklarını kırarım. Yoksa sen de onlardan biri misin? İşte böyle diyor şüpheli gözlerle Allahın her günü. Ağabeyinizin yaşı var, sizden büyük yani. Onu eleştirmeye kalktığınızda, sen adam oldun da beni mi eleştiriyorsun diye diye üzerinize geliyor. Evde ev hani; dert, tasa bitmiyor, bütçe açıkları, anne ve babanızın, abinizin işsizliği, sıkıştıran alacaklılar, doğmaya devam eden kardeşler, annenizin iktidar babaya muhalefetsizliği, babanızın bildiğini okuması, kavgalı komşuluklar, vesaire vesaire… Tabi anne babanız da bu tasa ve dertleri çözemedikçe, “bırak abin rahatsız, kusturulmaması, pardon, kaşınmaması, pardon, gıdıklanmaması gereken hassasiyetleri var” diyerek susturmaya çalışıyorlar sizi. Ağabeyiniz doğduğundan bu yana aynaya bakmıyor. Sizin de artık her dayak yiyişinizden sonra söylediği biz kardeşiz, aynı zamanda dostuz bir ve beraberiz laflarına inanasınız gelmiyor. İçerde ve dışarıda bize benzemediğini düşündüğümüz insanlarda arayarak suçluları, milli tarih, milli coğrafya, milli güvenlik, vatandaşlık okuyarak bu hale geldik. Canımız sıkkın, kurulmuş, emek verilmiş arkadaşlıkları bile savurup atabiliyoruz. T. C hala damardan şarkılar söyleyerek, derdine yanıyor. “ Bana kaderimin bir oyunu mu bu?”

Bizlere benzemediğini düşündüğümüz kuşlar ürkek ürkek geziyordu sokaklarda, aslında çok yakışıklı olan şehirlerde. Sonra biz silah seslerine uyanıp, kan kardeşi mi olduk hazır ortada kan varken?
yorum ekle add feed
nicelik-nitelik, özel-siyasal
yazan: xerab zeman on January 22, 2008

iyi saiklerlerle yazılmış bir yazı okudum. sonuç olarak kardeşliğin nicelikte (kan) olmadığını anlamaya çalışmışsın. Bu konuda söylenecek biriki sözüm olabilir. ilk önce sizin nicelik-nitelik olarak değerlendirdiğiniz yapılar, davranışlar, vb. tamamen ters olabilir mi? örnek verdiğiniz müslüman arkadaşınız sizden nicelik olarak değil, nitelik olarak farklıdır. kan kardeşliği, din kardeşliği, siyasal kardeşlik, vb. kavramlar niceliksel olamaz diye düşünüyorum. bunların hepsi de toplumsal üstyapıdırlar. dikkat edilsin üstyapının birer ögeleri değil, üstyapının kendisidirler. aydınlanma düşüncesi dini, inanç olarak özele iter ve sanırım siz de böyle yapıyorsunuz. o yüzden bunları nicel olarak değerlendiriyorsunuz. oysa ki din, aydınlanma öncesine kadar üstyapının ta kendisidir. aydınlanmaya kadar bütün insanlar bu üstyapıya göre yaşar, okur, alışveriş eder, kardeşlik kurar, evlenir, sex yapar, sanatsal ve edebi her ne olursa bu üstyapıya uygun yaşar. ne yazık ki aydınlanmanın gericilik hali de diyebileceğimiz milliyetçilik dini bütün insanları sarar ve bu yapıya göre insanları yaşatır. marksizmdeki enternasyonalizm dahi bunu aşamaz. çünkü o da milletlerarası bir kavram olarak milleti aşamaz. en fazlasından dünyaulusu yaratabilir. sanırım hırant'ın ölümü bize bu konuları deşmemize sebep olur. selam.

yorum ekle
isim
e-posta
website
başlık
yorum
..Smiley Wink Cheesy Grin Angry Sad Shocked Cool Roll Eyes Tongue Embarrassed Lips Sealed Undecided Kiss Cry.. Bold Italic Underline URL
Son Güncelleme ( Cuma, 07 Aralık 2007 )
 
< Önceki

GÜNCEL

DENEMELER

DAHA NELER